Necip Fazıl Kısakürek

Necip Fazıl Kısakürek

NECİP FAZIL KISAKÜREK

Necip Fazıl (Ahmet Necip) Kısakürek, 26 Mayıs 1904’te, Çemberli taş’taki bir konakta,Mediha Hanım ve Abdulbaki Fazıl Bey‘in oğlu olarak dünyaya gelir. Dedesi çocukluğu doğduğu konakta geçen Necip Fazıl, aile eğitimini daha ziyade Mehmed Hilmi Efendi’den alır. Necip Fazıl öncelikle kız kardeşi Selma‘nın, daha sonra 12 yaşındayken de konaktaki hamisi Hilmi Efendi’nin vefatlarına şahit olması da onun kişiliğini derinden etkileyen iki sarsıcı hadisedir. Ölüm fikri, zaten metafizik ürpertilere müsait olan Necip Fazıl’ın ruhunu bu dönemlerde olanca şiddetiyle kaplamaya başlar.

Necip Fazıl’ın tahsil hayatı kesintilerle doludur. Bu kesintilerin bir kısmı mesken değişimlerinden kaynaklanmış olsa da, diğer değişimlerin onun kaynayan, sınırlanmaktan hoşlanmayan ruh halini aksettirdiğini belirtmek gerekir. İlk şiirlerini 13-14 yaşlarındayken Yeni Mecmua’da yayınlatarak edebiyat dünyasında sesini duyurur; Ahmet Haşim’in “Çocuk, bu sesi nereden buldun sen?” hitabına henüz 18 yaşında muhatap olur. Takip eden yıllarda her biri edebiyat çevrelerinden büyük takdirler toplayan ilk dönem şiirlerini yazmaya devam eden Necip Fazıl, 1924’te açılan bir sınavı kazanarak 4 arkadaşıyla beraber Paris Sorbonne üniversitesine devlet bursuyla gönderilir. Burada Henry Bergson’un derslerine girme fırsatı da bulan Necip Fazıl, 20. Yüzyıl tefekkürünün bu mühim kilometre taşını etkileyecek ve ona Sorbonne’dan emekli olduğu gün yöneltilen “Yerinize bırakabileceğiniz herhangi bir talebeniz var mı?” sualine, “Yeni nesilden pek umutlu değilim. Bir Türk vardı, o da derbederin biri çıktı” dedirtecektir. Zira bu yıllar, Necip Fazıl’ın bohem hayatına adım attığı dönemlerdir ve özellikle de kumar, bu yıllarda onun gafleti bulmaya çalıştığı; nefsine acı çektirme arzusuyla, kazanma umut ve isteği olmadan içine düştüğü bir hastalık olarak karşısına çıkar. Bu hayatın neticesinde Necip Fazıl okulu bırakmak durumunda kalır ve 1925’te Türkiye’ye geri döner.

1931-1933 yılları arasında askerliğini yapan Necip Fazıl, 1932 yılında eski ve yeni şiirlerinin bir karışımını barındıran Ben ve Ötesi adlı eserini bastırır. Bu kitabın özellikle son şiirlerinden, Necip Fazıl’ın bu dönemde metafizik sancılar çekmekte olduğunu ve uçlar arasında müthiş bir dalgalanma yaşadığını anlamak mümkündür. 1934 yılına gelindiğinde buhranları artar ve çektiği fikir ıstıraplarıyla boğuşmaktan kaçmak için bohemliğin kucağına atılır. Fakat bu tercihin de kendisini düşünce sancılarından kurtarmadığını, herşeyin daha da kötüye gitmeye başladığını anladığı bir sırada, bindiği bir vapurda karşısına oturan ve kendisine Abdülhakim Arvasi Hazretleri’ni adres gösteren, Hızır edalı bir insanla rastlaşır ve Abidin Dino’yla beraber daha sonra “kurtarıcım” diyeceği Abdülhakim Arvasi Hazretleri’ni ziyarete gider. Bu hadise, onun hayatındaki en önemli dönüm noktasıdır. Bu ana kadar çevresinde neredeyse mitleştirilen Necip Fazıl, arayış buhranlarından büyük ölçüde kurtulacak ve keskin kalemini bir davaya adayarak inandığı davanın en büyük savunucusu, edebi ve fikri temsilcisi haline gelecektir. Necip Fazıl’ı o zamana kadar ulaşılması imkansız bir zirve olarak gören dönemin aydınları, kendisinin İslamî gaye doğrultusunda fikir ve sanatını kullanmaya başlamasının ardından gösterdikleri yakın alakayı düşmanlığa dönüştürür ve onunla fikirde mücadele etmeyi denemektense, gericilik gibi basit ithamlarla meseleyi çözmeye çalışır. Fakat bu tavırlarında yeterince başarılı olamayarak Üstad’ın çevresine olanca parlaklığıyla yaydığı ışığı engellemeye güç yetiremedikleri de bir hakikattir. 1934 yılına kadar gireceği yolu arayan Necip Fazıl, bundan sonraki buhranlarını yol aramaktan ziyade, inandığı davasıyla ilgili olarak yaşamaya başlar ve içtimai mücadelesinin yankı bulabilmesi için pek çok çileye katlanır. 1934, Necip Fazıl’ın ikinci doğum yılıdır.

Necip Fazıl, Abdulhakim Arvasi Hazretleri ile tanışmasının ardından kısa bir süre için bohem hayatına döner, fakat Efendisinin yanında bulunduğu anlarda yakaladığı ruh sükûnetine daha fazla karşı koyamaz ve arayışını “büyük kapı”da sonlandırır. Artık önünde, dehasını İslam davasına vakfedeceği ve bu uğurda çetin mücadelelere girişeceği, hapislere gireceği, çileler çekeceği bir yol açılmıştır.

1935 yılında Muhsin Ertuğrul’un tavsiyesiyle ilk piyesi olan Tohum‘u kaleme alır. Ancak bu çalışmasından tam bir başarı sağlayamaz. Tohum‘dan edindiği bu tecrübeyi çok iyi bir şekilde etüt eden Necip Fazıl, 1937 yılında kendisinin Türk Shakspeare’i olarak anılmasının yolunu açan, Bir Adam Yaratmak adlı, Türk tiyatrosunun zirvesini tutan eserini yayınlar. Eser o kadar büyük bir tesire sahip olur ki, tiyatronun gösterildiği salonlarda eserden etkilenip bayılanlar olur; yer bulamayanlar seans beklemek durumunda kalır. Oyunun oynanmakta olduğu dönemlerde Mihailov, Necip Fazıl’a şöyle demiştir: “Bize senin gibi adamlar lazım. Komünist olacağını bilsek sana Moskova’nın yarısını verirdik, fakat olmayacağını biliyoruz.”

Necip Fazıl, 1936 yılında dönemin sosyalist olmayan edebiyatçılarını topladığı Ağaç isimli bir edebiyat dergisi çıkarır. Bu dergi 17 sayı çıkmıştır.

1939 yılında, Son Telgraf gazetesindeki Çerçeve başlıklı köşe yazılarında İkinci Dünya Savaşı’nın çıkmakta olduğunu, Rus-Alman anlaşması gibi tüm aleyhteki hadiselere rağmen inançla savunur ve 1939 yılında patlak veren savaş kendisini haklı çıkarır. Bu dönemde “Ne derse çıkıyor” denilen bir kişi haline gelir. Üstad’ın ileri görüşlülüğünü pekiştiren pek çok hadiseden yalnızca birisi olan bu hadise, dönemin matbuatında hayli yankı uyandırır. Necip Fazıl’ın bu yönü, 29 Mayıs 1959 tarihinde kaleme alacağı Kement başlığını taşıyan ve “Kurtarın milleti ve kendinizi CHP kemendinden! 1959 ve 1960 son vâde!” paragrafıyla başlayan bir yazısında da olanca dehşetiyle ortaya çıkacaktır ki, bu yazının kaleme alınışından 363 gün sonra gerçekleşen ihtilal kendisini bir kez daha haklı çıkaracaktır.

1941 yılında efendisinin de teşviğiyle Fatma Neslihan hanımla evlenen Necip Fazıl, bu evlilikten 6 çocuğa sahip olur: Mehmet (1943), Ömer (1944-2005), Ayşe (1948), Osman (1950), Zeynep (1953-2002) ve henüz 41 günlükken hayatını kaybeden Ali (1956).

17 Eylül 1943 tarihinden itibaren Büyük Doğu dergisini çıkarmaya başlar. Bu dergi, onun ömrünün sonuna kadar inmeyeceği fikir zirvesini barındıran yüce bir dağ olur ve etrafına tohumlar saçan, baskılara fikir gövdesini siper eden nice ağaç bu okulda yetişir. Büyük Doğu, koskoca bir İslam davasının ismi haline gelir. Büyük Doğu’lar; 243 günlük gazete ve 328 dergi olmak üzere 571 sayı, 16 devir ve 35 yıl boyunca o kadar büyük bir tesire sebep olur ve o kadar mühim bir fonksiyonu yerine getirir ki, her çıkışında infial oluşturur. İslami kesimin bilinçlenmesinde ve düşünebilen, yüzyıllardan beri süregelen durgunluğu ve gevşemeyi sorgulamaya başlayan, ufku genişleyen bir gençliğin büyük doğumunda büyük müyesser bu dergi olur. Allah demenin Başvekil Şükrü Saraçoğlu imzalı bir emirle yasak edildiği dönemlerde İslam davasının münadi olan Büyük Doğu, ismiyle altında dasitani bir tefekkür ve mücadele binası yükselen bir çatı haline gelir ve yüzyıllardır ilk defa böyle bir fikir kıpırdanışıyla yüz yüze gelen Anadolu halkının fikir bayrağı olarak nice istidadın piştiği bir okula dönüşür. Bu binanın yükselmesi de elbette ki kolay olmayacak, Büyük Doğu müteahhidi bu dergi çatısı altında girişeceği mücadelelerin neticesi olarak toplamda yaklaşık 3 yıl 8 ay hapis yatacaktır. Osman Bölükbaşı’nın 1954 seçimlerinden önce Demokrat Parti’nin “Gerici” bir dergiyi himaye ettiği iddiasıyla seçim propagandası yapması; 1960 ihtilalinden hemen sonra, zaten çıkmamakta olmasına rağmen Büyük Doğu’nun askerî idarece kapatıldığının ilan edilmesi ve Yassı ada savcısı Egesel’in her fırsatta bu dergi etrafında giriştiği mücadeleden dolayı Necip Fazıl’dan, “Said Nursi’den bile tehlikeli olan adam” sıfatıyla bahsetmesi, Necip Fazıl’ın büyük Doğu çatısı altında giriştiği mücadelenin büyük tesirini ve bir kısım çevrede oluşturduğu hazımsızlığı gözler önüne seren 3 basit örnek olarak zikredilebilir.

Büyük Doğu’yu çıkarmaya başladıktan sonra kendisini yalnızca matbuattaki mücadelesine ve sanatına veren Necip Fazıl, bu zamana kadar Osmanlı Ziraat, Türkiye İş ve Hollanda bankalarındaki, Milli Oto adlı şirketteki (ticari servis şefi olarak) ve Ankara Ticaret Lisesi, Devlet Konservatuarı, DTCF, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi, Saint Joseph Lisesi, Robert Kolej gibi okullardaki çalışmalarına son verir. İlk dönem Büyük Doğu’ları, “Allah’a itaat etmeyene itaat edilmez” hadisinin yayınlanmasını müteakiben, bakanlar kurulu tarafından 1944 mayısında “rejime itaatsizliği teşvik” şeklinde ifade edilen, itiraf gibi bir gerekçeyle kapatılır. Ardından 19.5 ay süreyle yapmış olduğu askerliğini tamamlamak üzere Eğridir’e gönderilir. Dönüşünün ardından, Büyük doğu’ları yeniden çıkarmaya başlar ve dönemin tek parti hükümetine karşı en sert ve tesir sahibi muhalefeti ortaya koyar. Büyük Doğu, bu devirde de bir çok takibata uğrar ve “Başımızda kulak istiyoruz!” yazılı bir kapağının, İnönü’nün meşhur kulaklarına gönderme niteliği taşıdığı gerekçesiyle dergi tekrar kapatılır. Bu sırada Necip Fazıl, başbakan Recep Peker tarafından çağrılır ve muhalefetinin dozajını düşürmesi karşılığında, o dönem için oldukça büyük bir meblağ olan yüz bin lira nakit halinde, rüşvet olarak kendisine teklif edilir. Necip Fazıl bu teklifi reddedecek ve önünde hapishanenin yolu açılacaktır. Tekrar çıkarmaya başladığı Büyük Doğu’larda, Rıza Tevfik Bölükbaşı tarafından kaleme alınan Sultan Abdülhamid Han’ın Ruhaniyetinden İstimdat adlı şiiri yayınlayışından dolayı Türklüğe Hakaret suçlamasıyla, askerliği döneminde siyasi yazı yazdığı için 1 gün hapiste kalması müstesna, ilk defa hapse girer.

Davadan beraat ederek tahliye edilen Necip Fazıl, 1947 yılında, Sabır Taşı adlı piyesiyle CHP Sanat Mükafatı’nı almaya hak kazanır; fakat Parti Genel İdare Kurulu, yarışma neticelendikten sonra yarışmaya katılacak olan piyeslerin kaleme alınma tarihini ileriye alarak Sabır Taşı’nı dışarıda bırakacak, bu mızıkçılıkla Necip Fazıl’ın ödülü gasp edilecektir. Aynı yıl Borazan adlı 3 sayılık bir mizah dergisi çıkarır. İzleyen yıllar ise büyük bir fikir mücadelesiyle, işleyen bir sanatkârlıkla, hukuk cinayetleriyle, hapislerle örülüdür.

1949 yılında fikrî ve siyasi bir teşekkül olan Büyük Doğu Cemiyeti‘ni kurar ve cemiyetin, yalnızca Necip Fazıl’ın şahsından ve samimi mücadelesinden kaynaklanan tesirinin önüne geçebilmek için önce CHP, sonra da DP döneminde çeşitli bahanelerle, komplolarla, bakanlık emriyle temyiz edilen beratlarla hapsedilir. 1952 yılındaki tahliyesinin ardından, istismarlara açık bir hal aldığını fark ettiği Büyük Doğu Cemiyeti’ni fesheder.

1952’de, Hüseyin Üzmez tarafından gerçekleştirilen Malatya suikastıyla hiçbir bağı olmadığı halde, suikaste uğrayan Ahmet Emin Yalman hakkında yazdıkları bahane gösterilerek 1 yıl boyunca, 6-7 metrekarelik bir hücrede, Osman Zeki Yüksel (Serdengeçti) ve çirkin tavırlarıyla kendisine en büyük işkence olan Cevat Rıfat Atilhan ile beraber kalır ve bir yılın akabinde, suçsuzluğuna hükmedilerek Malatya cezaevinden tahliye edilir. Bu dava süresince yaptığı savunmalar dillere destan olur. Hüseyin Üzmez’in Büyük Doğu okuru olduğunun “suç delili” olarak kendisine söylenmesi üzerine, Amerikan radyolarında da bahsedilen o meşhur cevabını verir: “Kıskançlık krizleri geçiren bir adamın cebinde bu temayı işleyen Othello bulunsa, Shakespeare’i mezarından kaldırıp asacak mısınız?”

Takip eden yıllarda, Necip Fazıl, günlük gazete ve dergi olarak çıkardığı Büyük Doğu ile mücadelesini sürdürür ve takibatlara, mahkûmiyetlere, baskılara uğramaya devam eder. DP iktidarını, bir dost kimliğiyle, iyiye yönlendirebilmek için sürekli sert bir şekilde tenkit eder. O güne kadar gelen başbakanlar arasında, Refik Saydam’dan sonra şahsi bir kıymet taşıdığına inandığı Adnan Menderes’in temizliğine güvenmekte, fakat onu çevreleyen ve içinden doğduğu CHP zihniyetinin izlerini taşımaya devam eden kimselere karşı yine en tesirli muhalefeti yükseltmektedir. Üstad, en çok hapsini, başvekilinden ayrı olarak tenkit ettiği DP döneminde yatacaktır. Onun tenkitlerindeki tüm amacı, DP’nin, CHP zihniyetinden kurtulamayan kadroların tesirine girmesini ve halktaki CHP nefretinden doğan zaferini taçlandıramadan bu fırsatını kaybetmesini engellemektir ve tenkitlerinin temelinde de haklı çıkacağı bu endişe yatar. Daha önce de bahsettiğimiz Kement başlıklı yazıyı kaleme aldığı zamanlarda, bir kısmı mahkumiyetle neticelense dahi yüzlerce yıl mahkumiyetine sebep olacak davalarla yüzleşmek durumundadır.

CHP’nin ve ona şeklen rakip olan DP’nin bastırmaya çalıştığı Necip Fazıl’a, tam da mahkumiyetlerinin onaylanmaya başladığı bir hengamede gerçekleşen 27 mayıs darbesinin güdücüleri de tahammül gösteremeyecek ve o sırada çıkmayan Büyük Doğu dergisinin kapatıldığı radyoda anons edilecek, fikir çilekeşi Necip Fazıl 4.5 ay boyunca Balmumcu garnizonunda tutulduktan ve burada “Sen misin onları yazan şerefsiz?” cümlesiyle kendisine hakaret eden yüzbaşı sıfatlı biri tarafından dövüldükten sonra çıkarılan umumi aftan müstesna tutularak hapishaneye gönderilecektir. Fakat doğan mukaddesatçı neslin çilekeş yoğurucusu, hapis hayatı boyunca da, tıpkı dışarıdaki çabalarında da olduğu gibi yüreği geniş insanlarca yalnız bırakılmaz. Mesela, yakın arkadaşı Hilmi Oflaz hapishanenin karşısında işporta tezgahını kurar ve kendi tabiriyle, bulutların çekilmesini ve parmaklıkların arasından güneşin doğmasını bekler. “Üstü başı dökülen, amele kılıklı bir ihtiyar” da başka bir hapsinde görüşme günü karşılaşacağı Necip Fazıl’a “Oğlum, içeride bir Necip Fazıl varmış!… Şu karpuzu ona hediye getirdim; Allah rızası için götürüp verir misin?” diyecek ve hassas ruhlu bu gönül adamını ağlatacaktır. Özellikle maddi durumu yeterli olmayan insanlar ceplerindeki son kuruşlarıyla aldıkları ufak tefek yiyecek ve kıyafetler vasıtasıyla, yürekleriyle hapishanedeki Necip Fazıl’ın yanında olduklarını hissettireceklerdir.

1961’in Aralık ayında tahliye olan Üstad, bu tarihten sonra da günlük makalelerine, şiirlerine, piyeslerine, Büyük Doğu Dergisine, kitaplarına, mücadelesine kaldığı yerden devam eder. 1963 yılından itibaren ise, onun için Anadolu’yu şehir şehir kucaklayan bir konferans çığırı açılır. Maddi yeterlilikten uzak salonlarda, onlarca ilde, kendisini dinleyen yüz binlerce kişiye seslenir ve her biri birbirinden farklı alanlardaki onlarca konferansını verir. Konferansta anlatılanların derinliğini kavrayamayanlar dahi büyük bir şevk ile Necip Fazıl’ın konferanslarını dinlemeye koşar, salonlar iğne atılsa yere düşmeyecek raddede dolar. Öte yandan takibatlar, davalar bu dönemde de olanca hızıyla devam etmektedir. Sultan Vahdeddin hakkında kaleme aldığı eser sebebiyle uğradığı takibat da bunlardan birisidir. İlerleyen yıllarda, eserin ikinci baskısı sebebiyle mahkum edilecek ve ölüm döşeğindeyken Kenan Evren tarafından özellikle affedilmeyerek onanan bu 1.5 yıllık hapis cezası, belki de Allah’ın 79 yaşında onu bir kez daha hapishaneye göndermeye razı olmayışından uygulanamayacak, Necip Fazıl vefat edecektir. Malesef Vahdeddin hakkında kaleme alınan ve resmî tarihin tek taraflı hakikat tahrifçiliğine, hem de alçak perdeden cevap veren bu eser bugün de basılabilmiş değildir

1973 yılına kadar zaman zaman açılıp kapanan dergisiyle, kaleme aldığı Reis Bey, Ahşap Konak ve Kanlı Sarık gibi piyeslerle, derlemeye başladığı Çöle İnen Nur, Ulu Hakan II. Abdülhamid Han, Benim Gözümde Menderes gibi eserlerin meşguliyetiyle yaşayan Necip Fazıl, bu yıl içerisinde Hacca gider ve hatıralarını kitaplaştırır. Fas sarayına yakın kişilerce kendisine yöneltilen, bundan böyle ömrünün kalan kısmını tüm aile efradıyla, tüm maddi imkanlar sağlanmış halde Fas’ta geçirmesini öneren teklifi geri çevirir. Aynı yıl içinde kurulan Büyük Doğu Yayınları kanalı ile de, o ana kadar yayınlanan tüm eserlerinin ve bundan sonra yayınlanacak olan kitaplarının baskısıyla ilgilenmeye başlar. Yayınevinin kuruluşundan bir yıl sonra ise, kabul ettiği tüm şiirlerini derlediği Çile adlı şaheserini oluşturur.

1982’de Yazarlar Birliği tarafından, Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu adlı eseri sebebiyle yılın fikir adamı ilan edilir. Bu tarihlerden sonra, Ömrünün sonuna kadar Erenköy’deki odasında kalmayı yeğler ve İman ve İslam Atlası ile Kafa Kağıdı başta olmak üzere, ilerlemiş yaşına rağmen beyninin ne kadar muntazam işlediğini gözler önüne seren eserlerini yazmaya devam eder, daha önceden yayınlanmış olan konferanslarının derlenmesiyle ve diğer eserlerinin tertibiyle ilgilenir. Kenan Evren tarafından affedilmeyen hapis cezasının tehdidiyle günler birbirini kovalarken, takvimler 25 Mayıs 1983’e ulaştığında…

. Ondan bugüne kalanlar, yüzyıllarca süren uykusundan uyanarak kıpırdanmaya başlayan bir gençlik, hala yeterince tanınmayan ve anlaşılmayan yüze yakın yetkin eser, İslam dairesindeki tezatsız bir fikir sistemi ile binlerce makaleden ibarettir.

Müslüman kimliğine sahip bir insan olarak fikrin, sanatın, aksiyonun ve dehanın zirvesine çıkma hedefinde kaydettiği muvaffakiyet; yetişmekte olan nesillere yol göstererek kendisini “Üstad” kılmıştır. O; İslamiyeti aşk ve vecd ile hakkını vererek yaşamanın, dünya için ellerimizden kaçırdığımız avantajı, ahiret için ise huzurlu bir sonsuzluğu bize armağan edeceği hakikatine insanların zihinlerini açmış bir ideal kahramanıdır. Üstad, kırk yılı bulan mücadelesi ile, İçerisinde yaşadığı cemiyetle beraber kendisini muhasebeye çeken, varoluş gayesini sorgulayan, kalabalıklarda erimeyen bir nesil için hayatını tüketen samimi bir tefekkür çilekeşi olmuştur. O belki de en çok, insanların dimağını ulvi tefekküre açtığı için Üstad’dır.

24 Aralık 2015
753 kez görüntülendi

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Ziyaretçilerimiz tarafından yapılan yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZIN

Bu konu hakkındaki görüşünüzü belirtmek ister misiniz?